Şehir, üzerine giydirilen bu gri örtünün içinde nefessiz kalırken; içeride, Malatya’nın ruhunu satır satır kâğıda dökmüş, şehrin kadim hafızasını paha biçilemez bir çeyiz sandığı gibi saklayan bir kalem bizi karşılıyor.
Malatya kamuoyunun “Kültür Elçisi” olarak bağrına bastığı Atilla Kantarcı ile bir araya geldiğimizde, sadece bir yazarla değil; yıkılan her kerpiç duvarın sızısını iliklerinde hisseden, her sökülen parke taşının yasını tutan gerçek bir “şehir dertlisi” ile konuştuğumuzu anlıyoruz. Onun hayatı, sadece kitaplarla değil, bir şehrin kayıp zamanlarıyla örülü sessiz bir müze gibi.
Kaybolan Kimliğin Peşinde Bir Ömür
Konuşmaya başladığımızda, Kantarcı’nın bakışlarındaki o hüzünlü ama kararlı parıltı odanın havasını bir anda değiştiriyor. Kendisini şehre aşık bir insan olarak tanımlasa da, aslında o Malatya’nın bozulan genetiğini, mutasyona uğrayan kültürel kodlarını onarmaya çalışan bir cerrah gibi titizlikle, iğneyle kuyu kazarak çalışıyor.
Ankara’nın sunduğu o konforlu imkânları elinin tersiyle itip Malatya’nın tozlu yollarına, dertli coğrafyasına dönme sebebini tek bir kelimeyle özetliyor: Sevgi. Ancak döndüğünde kucakladığı şehir, anılarında yaşattığı o zarif ve kadim Malatya değildir. Değişim, önce damaklardan ve sofralardan sızmıştır kente.
“Çok basit, belki gündelik bir örnek gibi gelecek ama düğün yemeklerimiz bile başkalaşmıştı,” diyor Kantarcı, sesi bir iç çekiş gibi titreyerek. “Bizim düğünlerimizde kavurmalar olmazdı; patlıcanın her türlüsü, özenle pişmiş kuru fasulyeler başköşede olurdu. Kültür asimile olunca, tabağımızdaki kaşık bile yabancılaşıyor insana. Önce tadımız bozuldu, sonra dokumuz.”
Taşın ve Ruhun Sessiz Direnişi
Kantarcı’nın anlatımında Malatya’nın fiziksel yıkımı, 6 Şubat’ın o karanlık gecesiyle başlamış bir süreç değil. Ona göre asıl enkaz, yıllar önce tarih bilmez, estetik görmez idarecilerin eliyle hazırlanan temeller üzerine kurulmuş. Gözlerini uzak bir noktaya, sanki o anları yeniden yaşıyormuş gibi dikip, bugünkü neslin sadece siyah beyaz fotoğraflarda görebileceği bir masalı anlatıyor: Eski Bedesten.
“Gözünüzde canlandırın; Kapalı Çarşı’nın minyatür bir mücevheri gibiydi… 28 dükkânın sıralandığı, taşın o kendine has sıcaklığının ruhunuza işlediği bir yapı. Bâbüssaâde Ağası İsmail Ağa’nın 1628’den bize emanet bıraktığı o cami ve çevresindeki onlarca eser… Bunlar yıkıldığında aslında binalar devrilmedi, şehrin ruhu çalındı. Tarih bilmeyen, kültürün ağırlığını taşıyamayan yetkililer tarafından o kıymetli hafıza katledildi.”
Bu noktada, Kız Meslek Lisesi binası için verdiği o destansı mücadeleyi hatırlatıyor. Binanın üzerindeki sıvaların sökülüp, altındaki o muhteşem ateş tuğlasının gün yüzüne çıkarılması için aylarca dil dökmüş. Ancak sevincinin kursağında kalışını anlatırken omuzları çöküyor:
“O kaba sıvayı kazıdık, altından o taşın, o ustalığın eşsiz güzelliği fışkırdı. Tam nefes alacakken deprem geldi ve o güzelliği tuzla buz etti. Maalesef biz neyi koruyacağımızı, neyi nasıl yöneteceğimizi bilemedik.”
Bir Şehrin Gen Haritası: İsimler
Bir sokağın isminin değiştirilmesinin, bir insanın adının değiştirilmesinden farksız olduğunu, hatta o şehrin belleğine atılan derin bir çizik olduğunu savunuyor Kantarcı. Örneği ise çarpıcı: Tarihin Arka Odası programında tarihçilerin eski bir mezarı ararken, sokak isimleri değiştiği için nasıl çıkmaza girdiklerini hatırlatıyor.
“Abbas Efendi Sokağı” vardı mesela, siz buranın adını değiştirip Yeşilçam Sokağı yapamazsınız,” diyor sert bir dille. “Abbas Efendi’nin bu kentin hamurundaki yerini bilmeden, onun kimliğine dokunamazsınız. İsimler, kentin gen haritasıdır.”
Malatya’nın 1101 yılında Türk egemenliğine geçtiği tarihi bölge olan Cafana’nın adının Görgü olarak değiştirilmesine karşı verdiği savaşta, onun sadece bir yazar değil, bir tarih muhafızı olduğunun en somut kanıtı.
Kültürel Enkazdan Çıkış: Arslantepe’den Turizm Sancısına
Söz dönüp dolaşıp 6 Şubat’ın bıraktığı o devasa moloz yığınlarına geliyor. Ancak Kantarcı’nın derdi betondan ziyade manayla. O, beton binalardan önce zihinlerdeki kültürel enkazın kaldırılması gerektiğine inanıyor. Arslantepe gibi bir dünya mirasına, UNESCO tescilli bir hazineye sahip olmamıza rağmen, turizmde neden hala yerimizde saydığımızı vizyon eksikliğine bağlıyor:
“Komşumuz Urfa’ya 1 milyon turist akın ederken, biz neden 15 bin kişiyi ağırlıyoruz? Arslantepe’yi bir dünya markası gibi insanların zihnine nakış gibi işlemeliydik. Gastronomi diyoruz ama insanlar Antep’e gidip karnını doyurup dönüyor. Yabancı sermaye ve gerçek turizm damarlarımıza girmeden, Malatya’nın kendi içinde dönen parası bu kenti ayağa kaldırmaya yetmez.”
Çeyiz Sandığında Saklanan Kitaplar
Bugün ellerinde telefonlarla, dijital dünyanın labirentlerinde kaybolmuş, Kantarcı’nın deyimiyle beyni uyuşmuş nesil için derin bir kaygı duyuyor. Ama bu kaygı onu durdurmuyor, aksine kamçılıyor. Son kitabında; mahalle mahalle, sokak sokak, hatta 1945 yılının kuyumcular çarşısındaki tezgâhlara kadar her ayrıntıyı bir nakkaş gibi arşivlemiş.
Sebebi ise hem hüzünlü hem de çok umutlu:
“Bu kitapları çocuklarınızın çeyiz sandığına koyun.” Çünkü ona göre bu eserler sadece mürekkep ve kağıttan ibaret değil; yarın torunlarımız modernitenin içinde kaybolduğunda, “Biz kimiz, nereden geldik, bizi biz yapan o dar sokakların kokusu nasıldı?” diye sorduklarında, ellerindeki tek pusula bu satırlar olacak.
Röportajımızı bitirip sokağa çıktığımızda, Atilla Kantarcı’nın o vakur duruşu, yıkılan bir şehrin toz dumanı içinden yükselen sarsılmaz bir kale gibi zihnimizde asılı kalıyor. Binalar elbet bir gün yeniden yükselecek, yollar asfaltlanacak. Ancak Malatya’nın o dar, samimi, komşusunun tencere kokusunu bilen ve ruhu olan sokaklarını, ancak onun gibi şehrin dertlisi olanlar ve o derdi devralanlar yaşatacak.



